29 Eylül, 2008

İyi Bayramlar



herkese iyi bayramlar...
aman tatlıyı fazla kaçırmayın,
iyi yapılmış kalburabasma bulursanız hiç kaçırmayın!

"Toplumu Riske Sokan Karakterler"



türk dizilerinden izlediğim yok. herşeyden önce senaryolar çok yavan, çok benzer. hadi diyelim senaryo içinde biraz kırıntı var, onu da en fazla 30 dakikada verebileceğiniz bir dizide tam 2 saat uzatıyorsanız yolunuz açık olsun derim.

en son gördüğüm araştırmalarda türk toplumu günde ortalama 4 saat televizyon izleyerek dünyada birincilik koltuğuna oturmuştu. bu artışı sağlayan etmenlerden en önemlisi de diziler. dizileri hem yukarıda saydığım, hem de saymadığım birçok nedenden dolayı eleştirebiliriz. ama aşağıdaki gibi yazıyorsanız, ben de sizi eleştiririm.

gazeteport'tan alıntıladığım haberi yorumsuz olarak veriyorum.

son dönemlerin popüler yerli dizi karakterleri başbakanlık aile ve sosyal araştırmalar genel müdürlüğü’nü rahatsız etti.

kurumun yayın organı aile ve toplum dergisi’nde yer alan çalışmaya göre, yaprak dökümü’nün ‘ferhunde’si, avrupa yakası’nın ‘makbule’si ‘toplumsal yaşamı riske sokan’ karakterler. devlet bakanı nimet çubukçu’ya bağlı kurumun üç ayda bir çıkan dergisinde yer alan ‘aile kurumuna yönelik güncel riskler’ adlı yazıda, son yıllarda aileye ilişkin yapılan araştırmalar, boşanmalar, evlilik dışı ilişkiler, eşcinsel beraberlikler, çocuk gibi konular indelenerek popüler dizilere ilişkin ilginç tespitlerde bulunuldu. dr. ünal şentürk tarafından kaleme alınan yazıda, “dizilerdeki kahramanların, boşanmış, eşinden ayrı yaşayan, bekâr kalan, sadece çocuklarıyla yaşamını sürdüren, nikahsız yaşayan, sözüm ona kendi başına yeten veya ayakları üzerinde durabilen kişilerden oluşması, izleyici bağlamında arzu edilmeyen davranış modelleri yaratarak toplumsal yaşamı riske sokmaktadır” denildi.

buna göre, eşi hapishanede olan ve patronuyla ilişki yaşayan yaprak dökümü’nün ‘ferhunde’si, kardeşinin sevgilisinin babasından hamile kalan kavak yelleri dizisinin ‘canan’ı, eşi izzet’ten boşanıp, dayısının evini eski flörtü burhan’la paylaşan avrupa yakası’nın ‘makbule’si, aile araştırma genel müdürlüğü için ‘toplumsal yaşamı riske sokan karakterler’den sadece birkaçı.

dr. ünal şentürk, aile ve toplumsal yaşam için risk olarak gördüğü dizi kahramanlarının ‘boşanmaması, mutlaka evli olması’ şart. yazıda, bu durum şöyle anlatılıyor: “günümüzde izlenme rekorları kırarak oldukça popülerleşen dizilerin büyük bölümünde boşanma, yalnız yaşam, ‘sivil evlilik’ diye tanıtılan nikahsız birliktelikler olağan bir durum gibi gösterilmekte ve durumların diğer yönleri dikkate alınmamaktadır. bu ise aile kurumuna yönelik olumsuz sonuçlarıyla beliren risk oluşumları normalleştirmektedir. halkın beğenisine ve ilgisine sunulan yayınların, toplumun değerleri, kabulleri ve beklentileriyle örtüşmesi oldukça fonksiyonel olmaktadır.

beklenti, tektip bir toplum yaratmaksa böyle yazarsınız. gerçekçi bakabilirseniz aslında o toplumun sizin kafanızda düşündüğünüzden çok daha farklı, çok daha dinamik olduğunu; aşkları, entrikaları sevdiğini en azından merak ettiğini, dizi yapımcılarının da konu kıtlığından ve diziyi uzatma kaygısından herkesi birbirine bağladığını kolaylıkla anlarsınız...

27 Eylül, 2008

Yeni Sigara Paketleri



ingiltere'de sigara paketleri üzerindeki "sigara öldürür" veya "size ve çevrenizdekilere zarar verir" şeklindeki uyarılara rağmen sigara içmeye devam eden tiryakileri sigaranın zararları konusunda daha çarpıcı şekilde uyarabilmek için ekimden itibaren paketlerin üzerinde kanser olmuş akciğer veya çürük diş resimleri olacak. bu tür resimler, sigara paketlerinde
gelecek yılın ekiminde zorunlu hale getirilecek.

sigara içme oranı az gelişmiş ülkelerde daha yüksek. türkiye, iyi bir pazar. sigara tekellerinin ingiltere'ye gücü yetmese de türkiye'de böyle bir paket görebilecek miyiz bilmiyorum.

yalnız şunu da söylemeliyim. ayda yılda bir sigara içen birisi olarak, sigaraya savaş için şimdiye kadar yapılan kampanyaların bende sigara içme isteğini tetiklediğini biliyorum. kaldı ki, daha çok içenlere sanırım daha da komik geliyordur kampanyalar ve komik ya da aşağılayıcı bakış açısı. bu resim meselesi oldukça tiksindirici ama bu sefer de şöyle düşünüyor insan: hayatta sigaradan çok daha beter şeyler var ve sigaraya fazla haksızlık yapılıyor gibi.

son bir not: kapalı mekanda sigara içme yasağını üniversitede bile takan yok. kendi odasında zaten kimse takmıyor, koridorda içen var ama toplantılarda bile içildiğini gördüm.

Tatile Mi Ölüme Mi



türkiye, savaşlarda kaybettiği insanlardan fazlasını trafik kazalarında kaybetti.
en çok da 9 günlük bayram tatillerinde.
maalesef tatilin ilk günüyle beraber kötü haberler gelmeye başladı.
keşke bilanço, o duyduğumuz ölü ve yaralı sayılarından ibaret olsaydı;
yüzlerce eve ateş düşecek bu bayramda da...

2 Dede




fenerbahçe teknik direktörü luis aragones'in lakabı dede.
chp lideri deniz baykal, aragones'ten 8 gün büyük!

deniz baykal doğum tarihi: 20 Temmuz 1938.
luis aragones doğum tarihi: 28 Temmuz 1938.

yaş 70, demek yapacak işleri bitmemiş...

26 Eylül, 2008

Bush'un Farklı Yüzü


dünyaca ünlü isimlerin portrelerini resimleyen, kimi zaman da çeşitli fotoğraflardan oluşturduğu portrelerle çalışmalar yapan ingiliz sanatçı jonathan yeo, 2004 yılında abd başkanı george w. bush'un portresini yapmaya karar vermiş.

ancak portreyi farklı bir açıdan ele alan sanatçı, pornografik dergilerden topladığı fotoğraflarla kolaj çalışması yaparak abd başkanı'nın yüzünü oluşturmuş.

portreye dikkatle bakınca bush'un yüzü üzerinde onlarca çıplak beden fark edilebiliyor. kulakla ilgili kopya verip vermemekte kararsızım...

21 Eylül, 2008

Trafiğe Çıkacağımız Zaman Mı İçiyoruz

dünya sağlık örgütü'nün 53 ülkenin sağlık sorunlarıyla ilgili hazırladığı rapora göre türkiye, alkol tüketimi açısından sondan üçüncü olmasına karşın, alkolle ilişkili trafik kazaları bakımından birinci sırada yer alıyor.

haber çok da şaşırtıcı değil. otobüs firmalarında görev yapan şoförlerin alkollü olarak kaza yapıp, ölümlere neden olduğu bir coğrafya burası maalesef.
ha bir de şu vardı, aklıma geldi: sokağa çıkma yasağının olduğu gün trafik kazalarında 11 kişi ölmüştü;

şaka değil...

Türkzel Züpper Ligi

3 büyükler haftaiçi avrupa kupalarında döküldüler,
büyüklükleri nedense bu topraklarda işliyor,
züpper bir ligimiz olduğundan...

fenerbahçe: 3 - gençlerbirliği: 0
kocaeli: 1 - galatasaray: 4
beşiktaş: 3 - gaziantep: 0

20 Eylül, 2008

Yaz Bitti

bitmeyecek gibiydi ama bir yağmur tam zamanında geldi ve yaz bitti...

almanya’nın münih kentinde bu yıl 175’incisi düzenlenen "oktoberfest" (ekim eğlencesi) başladı.
sonbaharın şerefine...

19 Eylül, 2008

Neanderthal Kadını


neanderthal; bundan 43 bin yıl önce soyu tükenmiş olan insan türü. bu türe ait ilk fosiller almanya'daki neander nehri'nin vadisinde bulunduğu için, türe neanderthal (almanca'da neander vadisi) ismi verilmiştir.

homo sapiens'in avrupa'ya ayak basmasıyla birlikte neanderthal'lerin yeni türle kaynaştığı, bazı yerlerde ise yeni gelenler tarafından yok edildiği düşünülüyor.

homo sapiens ile son bir kaç yüzyılını beraber geçiren, başlarda araları iyiyken daha sonra sözkonusu tür tarafından yok edilen, homo sapiens kadar gelişmiş olmasa da aralarında anlaşabildikleri bir dil konuşabilen, diyetinin %85'ini etin oluşturduğu, soğuğa çok dayanıklı, 6-7 kişilik ufak klanlar halinde yaşayan türdür. yüzyıllarca varolmasını sağlamış bu avantaj özellikleri homo sapiens'in ortaya çıkışından sonra dezavantaj olmaya başlamıştır zira afrika'dan gelen homo sapiens fiziksel olarak neanderthal kadar dayanıklı olmadığından daha hızlı hareket edecek şekilde evrilmiş, daha büyük gruplar halinde yaşamaya başlamış, kafasını daha çok kullanmak zorunda kalmıştır.

national geographic dergisi son sayısında kapağını, avrasya bölgesinde 200 bin yıl süren hakimiyetini modern insana kaptıran neanderthal'lere ayırmış.

belçika'dan israil'e kadar uzanan geniş bir coğrafyada bugüne kadar bulunan neanderthal fosillerini bir araya getiren uzmanlar, neanderthal kadınının neye benzediğini gözler önüne sermek için adrie ve alfons kennis adlı sanatçı kardeşlerden yardım aldı. yapılan dna ve anatomi incelemeleri sonucunda ortaya çıkarılan verileri modelleyen kennis kardeşlerin hazırladığı neanderthal kadını, kalın derili, geniş burunlu ve kızıl saçlı.

resimdeki neanderthal kadınının öyle bir bakışı var ki, sanki "türümüzü siz yok ettiniz acımasız insanoğlu" diyor...

ilginizi çektiyse daha geniş bilgi ve resimler national geographic'te.

peki tüm bunları neden mi yazdım:
milyonlarca yıllık bu evren içerisinde bir hiç olmamıza rağmen, her birimizin kendimizi bu dünyanın merkezi sanmamızdan dolayı...
bu evreni bitiriyor olmamızdan dolayı...
modern hayatın saçmalıklarından dolayı...

insanoğluna bazen bir neanderthal kadar uzağım, aynen de bu kadının bakışlarına sahibim...

18 Eylül, 2008

Gazeteciler de Siyasetçiler de Dedikoduyu Sever


erdoğan - doğan kapışmasının yeni perdesinde "yerin kulağı" polemiği sahneleniyor.
hürriyet yazarları yalçın doğan ve ahmet hakan bir restoranda oturmuş, patronları aydın doğan'ı yüksek sesle eleştirmiş, bu konuşmaları yan masada oturan çalık grubu yöneticisi eski gazeteci suna vidinli duymuş, erotik dergiler satın alınırken tc kimlik numarası alınmasını öngören yasa tasarısını hazırlayan akp yöneticisi edibe sözen'e aktarmış, sözen bunları başbakan erdoğan'ın kulağına fısıldamış, erdoğan da akp kongresinde "yerin kulağı var herşeyi duyuyoruz" demiş.
miş-mış-muş!
bir zamanlar kulaktan kulağa oynardık, çocukken ama...

Alma Zico'nun Ahını


türkiye ligi'nde şampiyon bellidir. 3 büyüklerden birinin olacağı kesindir. hatta son 10 yıla baktığımızda ya galatasaray olur ya fenerbahçe bile denebilir.
fark, avrupa'da yaratılır. bunu da en iyi yapan galatasaray'dır son yıllardaki vasatlığına rağmen.
çocukluğumdan beri fenerbahçe'nin avrupa'da 2. tura çıktığı bile çok az görülmüştür. ama geçen yıl kendi tarihlerini ve makus talihlerini değiştirebilecek bir hamle yapıp şampiyonlar ligi'nde çeyrek finale kadar gittiler.
ama bir baktık ki, bunu başaran teknik direktörün işine son verildi, zico kovuldu. sebep, galatasaray'ın şampiyonluğu.
oysa bir yıl galatasaray, bir yıl fenerbahçe şampiyon olur buralarda ama bakalım fenerbahçe kaç yıl sonra avrupa'da tekrar çeyrek final oynayacak?
önemi yok ama:
porto: 3 - fb: 1

Bana Paşa Demeyin

genelkurmay başkanı orgeneral ilker başbuğ gazetecilerin kendisine paşa diye hitap etmemesini istemiş:
"org. başbug,toplantıda ilginç bir istekte de bulundu. başbuğ, "benden 'ilker paşa' ya da 'komutan' diye bahsedilmesinden rahatsız oluyorum" dedi ve kendisine 'orgeneral başbuğ' diye hitap edilmesini istedi; hatta sadece 'başbuğ' denilebileceğini belirtti."

türkiye'de gazetecilerin kötü bir alışkanlığıdır.
haber kaynaklarına komiserim, başkanım, paşam, amirim diye hitap ederler.
halbuki o kişi gazetecenin komiseri ya da paşası değildir.
bu şekilde hitap ederek karşısındakiyle mesafeyi tutturma konusuna bilerek ve isteyerek 1-0 yenik başlarlar.

orgeneral başbuğ kolay kolay kimsenin söyleyemeyeceği çok güzel bir açıklama yapmış. çünkü diğer taraf bu söylemlere alışıktır, onlar da bu şekilde söylenmezse rahatsız olur.

ama gazetecilerin değişeceğini pek sanmıyorum...

9 Gün


bu yıl tatiller bereketli.
bayram tatili 9 güne çıkarılmış. uzun yıllardır 9 gün olmamıştı...
bana nedense iyi bir dinlenme fırsatının yanısıra uzun tatillerde meydana gelen trafik kazalarını ve bayramda hayatını kaybeden binlerce insanı anımsattı...

17 Eylül, 2008

Sarhoş Olduk Hrazdan’da, Sırf Umuttan...

delal dink

biz babamı istanbul’a gömmemiş miydik, yüz binlerle birlikte? sonra, kavgalı olduğum tanrı’yla konuşuyorum: affederim seni, ama bir şartla. bana söz ver, babamın sonuncu olduğuna dair. bu iki halktan 1915 ve sonrasında ölenlerin sonuncusu olsun. o zaman belki öfkem de azalır sana...
duramadım istanbul’da. aldım yanıma ailemden 14 yürek daha, gittim hayasdan’a.
sokakları dolaşırken, beklemediğim bir duyguyla karşılaşıyorum. bundan üç yıl önce geldiğimde ne kadar da yaşlı görünmüştü şehir gözüme, ne kadar yalnız, ne kadar hüzünlü. bu defa hiç öyle hissetmiyorum. hayat gelmiş buraya, şehir gençleşmiş.
bir taksiye biniyoruz, bizi anıta götürsün diye. anıt yolunda dayanamayıp soruyorum şoföre, maçla ve gül’ün gelişiyle ilgili ne düşünüyor diye. “en önemlisi sınırın açılması. asıl sorunu çıkaranlar devlet yönetimi. bıraksalar halk kendi ortak dilini bulur” diyor. kim ki bu adam? yüzünü görmek istiyorum. göremiyorum...
çıkıyorum merdivenleri, soykırım anıtı’na doğru. ilerleyemiyorum önce anıtın olduğu yere. çöküyorum müzenin girişinin kenarındaki taş tümseğin üstüne, uzaktan izliyorum. daha önce de gelmiştim buraya, üç yıl önce. ama bu defa farklı. niye bu kadar ağlıyorum? niye bu kadar etkileniyorum? biz babamı istanbul’a gömmemiş miydik, yüz binlerle birlikte? sonra, kavgalı olduğum tanrı’yla konuşuyorum: affederim seni, ama bir şartla. bana söz ver, babamın sonuncu olduğuna dair. bu iki halktan 1915 ve sonrasında ölenlerin sonuncusu olsun.
o zaman belki öfkem de azalır sana.
sonra müzeye iniyoruz. resimler içini parçalıyor insanın. bugün interneti açarsam kaç tane benzerini görebileceğimi düşünüyorum, bugünle ilgili, şu anla ilgili... tam da o dakikada, ne kadar çok ırkçılık yapıldığını, ne kadar çok ırkçılık kurbanı olduğunu hissediyorum ruhumda.
nasıl bir dünyada yaşıyoruz? burası sadece 1915 soykırım anıtı mı?

müzeden çıkınca anıt beni çağırıyor bu kez; gitme cesaretini buluyorum.
giderken, biri yanıma yanaşarak, geçen 24 nisan’da yüz binlerce insanın, üzerinde ‘malatya’ yazan duvarın önünde durup çiçekler bıraktığını anlatıyor. sonra, anıtın göbeğine varıyorum. kimse kalmamış görünürde. ama yalnızlık hissi yok içimde.
ne kadar da huzurlu. sanki bir şey beni merkezine çekiyor. tüm ırkçılık kurbanlarıyla nefes alıyorum o göbekteki delikten.
bıraksalar da şuraya kıvrılıp uyusam...
sonra yemeğe gidiyoruz hep beraber. babamın türkiye’den gelen gazeteci dostları, arkadaşları orada toplananlar. utanmadan masanın başına oturuyorum, masayı en iyi noktadan doyasıya seyretmek istiyorum. babam da bu restorana gelmiş daha önce. restoran sahibi neredeyse eliyle yedirecek bana yemekleri. masadakilere bakınca, babamın son yazısında yazdıkları aklıma düşüyor: “türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, tanıdık-tanımadık binlerce dostumuza olan saygımızın gereğiydi.” ne kadar da kızgınım babama, bırakıp da gitmediği için yurtdışına. al bak, dostların yaşıyorlar, onlar ‘türk’, benim saf babam, bir türlü anlamadın ‘ermeni’ olduğunu; kendini onlarla nasıl da bir tuttun, denk saydın. ne kadar da kızgınım, bilemedin diye; ermeni yazar çizerin, aydının, türkiye’de yaşama hakkı yoktur diye.

ama ya bu akşam? “hrant’a!” diye kadeh kaldırıyorlar. ilacımın son damlasını veren, cemal paşa’nın torunu oluyor. burada gelenekmiş masadakilerin sırayla kalkıp konuşma yapması ve kadeh kaldırılması. kalkıyor ayağa ve onu buraya babamın getirdiğini anlatıyor. birbirimizin acılarına saygı duymaktan bahsediyor, gözleri yaşlı, sesi titrek. herkesin gözlerinden yaşlar süzülüyor masada.
dayanamıyorum, dışarı kaçıyorum restorandan, doyasıya ağlamak için. “benim aslan babam” diyorum o akşam. bu insanları bırakıp nereye gidilir? elbette kalacaktı! kızgınlığım, öfkem azalıyor bu gezide. sanki 19 ocak’tan beri içine kapatıldığım yüksek basınçlı kavanozun kapağı pıt diye açılıyor yerevan’da. yüreğim genişliyor. büyük bir nefes çekiyorum içime. sıkışmış yüreğim genleşiyor, büyüyor... havası mıdır acaba bu yerevan’ın? büyüleyici güzelliği midir acaba hrabarag’ın? eçmiadzin midir? yoksa futbol mu? yoksa, onlar yaşadıkları, ama babam öldürüldüğü için hayatlarını kıskandığım dostlarıyla, babamın bir rüyasında yaşamak üzere bir arada olmak mıdır?
acı zamanlarda da yanımızdaydı bu insanlar, ama bu defa farklı. geleceği ermenilerle birlikte inşa etmek için gelmişler buraya. umut yolculuğuna çıkmışlar babamla.
ilaç öyle bir ilaçtı ki, ertesi gün hiç uyanmadım. bir rüyada yaşadım.

bütün yerevan’la birlikte maça yürüyerek gittim. cumhuriyet meydanı’ndan hrazdan’a upuzun bir yol, bir tepeye tırmanış başladı. akın akın. yokuş yukarı çok yürümüşlükleri vardır ermenistanlıların, yıllardır, her 24 nisan’da. vakur ve sessiz. bu sefer vakur ve coşkulu ve sesli ve neşeli... nasıl da keyifli herkes! bir şölene davetliyiz sanki. zıplayarak çıktım yokuşu, bir o yana bir bu yana koşarak. sonra birden o bayraklar belirdi sağımda; yokuşun kenarında yol boyu dizilmiş, gencecik, hatta çocuk sayılabilecek askerlerin arasından. sanki çocuk askerler bu manzarayı korumak için dizilmiş yokuşun kenarına. izin alıyorum, aralarından geçip manzaraya yaklaşmak, bu anı bir fotoğraf karesinde saklamak için. yok-mok diyor biri. “meg hadig, inç gıllas”* diye yalvarınca dayanamıyor, gülerek “peki” diyor. hepsi anladı coşkumu ve gülerek izin verdiler, aralarından bir o yana bir bu yana zikzaklar çizerek yokuşu çıkmama, manzarayı içime çekmeme. ermenistan ve türkiye bayrakları yan yana göndere çekilmiş. ‘baş başa’ kalmışlar. hava ne kadar da rüzgârlı; sanki doyasıya dalgalansınlar diye birlikte, “hasret giderin” dercesine... biraz daha tırmanınca yokuşu, dün taşlarına çöküp babam için ağladığım soykırım anıtı düştü iki bayrağın arasına. kalbim çırpınmaya başladı. dün hıçkırıklarla ağladığım yeri, babamın mezarını, bugün gönderdeki iki bayrağın arasında görünce nasıl da coştu yüreğim. ölümün yalnızlığı azaldı. yalnızlık, yerini birlikteliğe bıraktı. ölümün hüznü azaldı. yerini umuda bıraktı, bir daha yalnız kalmama umuduna.
bir daha ölümün yaşanmaması umuduna.
gelecek umuduna. diriliş umuduna.
stadyuma girer girmez müziği duydum; ara kevorkyan. hani bazı müziklerin insanın hafızasında özel bir yeri vardır ya, işte bu muzik de benim hafızamda ararat ile karolin’in düğün müziği. sonra babamı gördüm sanki. stadyumun tam ortasında göbek atıyor. bir oraya koşuyor, bir buraya.

dayanamadım, babam öldürüldüğünden beri hiç hissetmediğim bir coşku hissettim
ve oynamaya başladım.
göbek attık o gece biz babamla hrazdan stadyumu’nda karşılıklı. o günden, 19 ocak’tan beri gözümün önüne gelen bütün görüntülerde babam yüzükoyun kaldırımda. ayağa kalktı babam kısa süreliğine, hrazdan stadı’nda, 6 eylül akşamı. katılmak için. davet sahibi yine babam. bir keyifli, bir keyifli. açmış kollarını iki yana kocaman, sanki kucaklayacak herkesi, bütün stadyumu. ararat’ın düğünündeki gibi, agos’un 10. yıl gecesinde oynadığı gibi, gözümün içine baka baka, o sahanın göbeğinde oynadı da oynadı. gözleri dolu dolu. bir ali’ye sarılıyor, bir tuba’ya, bir salpi’ye, bir dikran’a, bir gül’e, bir sarkisyan’a. ‘rüyası’nda buluştuk babamla hrazdan stadı’nda o akşam. sarhoş olduk sırf umuttan, bir damla alkol bile almadan. umut yolculuğunun bir durağında buluştuk.
sonra birden iki takım sahaya çıktı ısınmak için. türkiye takımı çıkarken hafif ıslıklar duyuldu. ayağa fırladım, “pari yegak, hoş geldiniz!” diye bağırmaya başladım. hayasdan tribünlerindeydim. önümde oturan üç kız dönüp garip garip yüzüme baktılar. hayatımda hiç maça gitmedim. pek futbol da bilmem öyle... zaten ilgilenmiyorum da işin futbolla ilgili kısmıyla. o arada, karşı tribünlerde, genç siviller’in posteri ilişti gözüme: ‘arda topu sarkis’e at.’ zaten coşmuşum, iyice coştum. hayasdan atağa geçiyor, top kaleyi bulmuyor, oturduğum hayasdan tribününden bir ses “ha s.ktir” diye bağırıyor. hayasdan atağa kalkıyor “koş be oğlum, koş be” diye bağırıyor bir başka ses, yine türkçe. türkiye takımından bir futbolcu yere düşüyor; benim gözüm hayasdanlı futbolcuda, elinden tutup kaldıracak mı acaba? “kaldır, vertzur” diye fırlıyorum yerimden. gooooool! kaldırıyor, ve ben ayakta alkışlıyorum. tribündekiler yine bana dönüyor. sonunda, biri bana “türk müsün?” diye soruyor, türkçe. “yok” diyorum, “ermeni’yim, türkiye’den.” sonra tanışıyoruz etraftakilerle. biri yıllar önce hemşin’den gelmiş, biri trabzonlu. bir diğerinin akrabaları, yine yıllar önce istanbul’dan gelmiş. bütün konuşmalar türkçe hayasdan tribününde. kim olduğumu soruyorlar sonra. gözleri doluyor her birinin, cevabı duyunca. sonra bir ara arka sıralardan bir su uzatılıyor. sürekli dans ettiğimi, bağırıp çağırdığımı gören, bilmediğim biri, ihtiyacım olduğunu hissetti herhalde. böyle kabul ediyor beni hayasdan tribünü.

türkiye tribününün yanındaki tribünde oturan, kanadalı bir diaspora ermenisi soruyor bana “türkiye’ye ayrılan tribününün yanında oturuyorduk. orada maçı izleyenlerin ellerinde çiçek vardı, onlar türk mü gerçekten?” “türk tabii” diyorum. garip bir ışık beliriyor yüzünde, “bravo!” diyor. üzülüyorum onun için. belli ki, bugüne kadar, günlük hayatında türklerle tanışma, yakınlaşma fırsatı olmamış...
ne kadar ‘dikkatli’ oynuyor iki takımın da futbolcuları. sanki birbirlerini incitmemek icin ayrı bir çaba harcıyorlar. bir ara, bir ermenistan ve bir türkiye oyuncusu, top için mücadele ederken omuz omuza bir pozisyona düşüyorlar. ikisi iki taraftan ittiriyor, ama bir türlü biri diğerinin dengesini bozamıyor, bozmuyor. öylece kalıyorlar birkaç saniye, yan yana, omuz omuza. “böyle de maç mı seyredilir?” demeyin. itiraf ediyorum, böyle şeylere bakmaktan asıl golleri kaçırdım ben. hayasdan golleri yiyor, bizim tribün biraz sessizleşiyor, ve maçın bitiş müziği çalıyor. bakıyorum, futbolcular tokalaşacak mı diye. goooool! sarılıp öpüşüyorlar. öndeki üç kız kalkıp dans ediyor, 0-2’lik skora rağmen. belli ki onlar da maçın sonucunda değiller artık. anladılar bir şölende olduklarını. maç çıkışı, yokuş aşağı yürüyüşe geçiyoruz bu sefer. hiçbir taşkınlık yok yine. hatta, hâlâ şarkılar söyleniyor, bağırılıyor: “hayasdan! hayasdan!”
önümde yürüyen birinin tişörtünün arkasındaki yazı ilişiyor gözüme: “ı won’t forget - ı won’t forgive.”** peki ya ben? unutacak mıyım? affedecek miyim? hastalığım tekrar nükseder mi? iyi olmak pek kolay değil bu ülkelerde. belli olmaz devletin çıkarının bugün yarın ne getireceği, kimin acı çekeceği, ezileceği... pek kolay değil, babanın asıl katillerinin bulunmadığı, bulunmak istenmediği bir devletin vatandaşı olarak yaşamak!.. üstelik, bütün bu acıları, salt belli bir ırktan olduğun için yaşıyorsan... kolay değil, babanın katilinin, senin güvenliğin için var olması gereken polis ve askerle zafer fotoğrafı çektirdiği türkiye bayrağına karşı aidiyet hissetmek... tekrar tokat yemeyeceğinin hiçbir garantisi yok. oldum olası sevmemişimdir zaten bayrak denen şeyi, hangi ülkeye ait olursa olsun. ama içim ısındı o gün, hem türkiye hem ermenistan bayraklarına. büyüdü ikisi de gözümde. belki de bayrakları tek başlarına sevmiyorum ben, yüceliği anlatmak için kullanıldıklarında. ama başka bir duygu veriyor, yan yana, kardeşlik için göndere çekildiklerinde. hastalık tekrar nükseder mi bilmem, ama en önemlisi, ben reçeteyi buldum bu 5-6 eylül ermenistan gezisinde. tek reçetem, ‘babamın rüyalarında’ yaşamak.

6 eylül 1955’e alternatif bir ‘6 eylül’ yazıldı hrazdan’da o gece, 6 eylül 2008’de. ne 6 eylül 1955’i ortadan kaldırdı, ne de yaşanan diğer acıları. ne güzel de göndere çekildi iki bayrak yan yana, soykırım anıtı’nın iki yanına, bir fotoğrafta da olsa. ne soykırım ortadan kalktı, ne soykırım inkârı, ne de babam geri geldi. değiştiremedi geçmişi. ama alternatif bir geleceğin kapısını araladı.
hadi birlikte ittirelim o kapıyı. hadi be, gelin birlikte kaldıralım şu adamı o kaldırımdan, sonsuza kadar. nasıl birazcık kalkıp geldiyse hrazdan stadı’na göbek atmaya, coşmaya, gelin, öyle bir şeyler yapalım ki, hiç yatmamak üzere kalksın o kaldırımdan. bırakmayalım orada kanamaya devam etsin. o orada yattıkça ve kanadıkça acıyor, acıtıyor... gelin, bırakalım, geçsin sınır kapısından, bir o yana bir bu yana. kedi-köpek koştursun sınırda, hayalindeki gibi. hadi be, ermeni’siyle, türk’üyle... hadi, tutun babamın bi ucundan. uzatın elinizi. merak etmeyin, zaten o nazlanmaz, hele sizi hiç kırmaz, bir dediğinizi iki etmez, hemen kalkar, sizinle birlikte sınır kapısında gidip göbek atmaya. yeter ki bir el verin.
* bir tane, n’olur.
** unutmayacağım - affetmeyeceğim

delal dink: yazar, hrant dink’in kızı. yazı, ermenice ve türkçe yayımlanan haftalık agos gazetesinin son sayısından alındı.

14 Eylül, 2008

Tahinli Piyaz - Köfte Oranı


bu seferki damak tadımız antalya'dan.
biz piyazı fasulye-zeytinyağı başrolleriyle yapılan bir meze sanarken meğer tahinle de yapıldığını da antalya'da öğrendik. acayip sevdik!

malzemeler: 2 su bardağı fasulye, 6 sap yeşil soğan, 1 limon suyu, yarım demet maydanoz, 4-5 yemek kasıgı sirke, 4-5 yemek kaşığı tahin, 5 yemek kaşığı zeytinyağı, tuz, 3-4 diş sarmısak, üzerini süslemek için 2 yumurta.

yapılışı:
fasulyeler haşlanır ve kenara alınır. tahin, zeytinyağı, sirke, limon suyu, tuz bir kabın içinde iyice karıştırılır. soğanlar ve maydanozlar incecik kesilir, sarmısaklar döğülür ve fasulyelere eklenir, karıştırılır. tahinli sos fasulyelere eklenir ve tekrar karıştırılır. üzeri haşlanmış yumurta dilimleri ile süslenir. arzu ederseniz, yumurta dilimleri yerine soğan veya kırmızı biberle de süsleyebilirsiniz. sosuna biraz kimyon da eklenebilir.
yanında antalya şiş köfte süper gider.

antalya'da piyazcı mustafa, piyazcı sami, şişçi ramazan ve sanayideki özdoyum'da en lezzetlileri afiyetle yenir...

13 Eylül, 2008

Fotoğraflar #1


Fotoğraf: Barbaros Kale

11 Eylül, 2008

İs-te-mi-yo-ruz



başarıda başarısızlıkta sürekli kavga-sürekli dövüş-sürekli düşmanlık.
bugünkü haberlerden başıklar:

terim'den tamburacı'ya küfür telefonu: ben seni bıyığını...
"ulan ben senin bıyığını s...."
"ulan ben senin, ananı, avradını s....".

yüksek tansiyon:
"milli takımlar teknik direktörü fatih terim ile belçika’nın çalıştırıcısı rene vandereycken, hem maç içerisinde, hem de maç sonrasında kapıştı. ikinci yarı oynanırken, meslektaşının kendisine italyanca çok ağır şeyler söylemesi üzerine çıldıran fatih hoca, vandereycken’in üzerine yürüdü."

vandereycken: "sanıyorum terim türkiye'de herşeyin üzerinde ama bizim üzerimizde değil. biraz saygı istiyorduk. ne kendisi, ne de yedek kulübesi bunu bize verdi."

otobüste yumruklar konuştu:
"milli takım otobüsünde tartışmaya başlayan emre belözoğlu ve gökdeniz karadeniz, olayın büyümesi üzerine yumruk yumruğa kavga etti."

fatih terim ve emre belözoğlu; biz size avrupa üçüncüsü olamazsınız demedik.
sizi milli takımda is-te-mi-yo-ruz!!!

Ölmek Mühim Değil, Eğlence Programları Kesilmesin


eğlence programında şehit haberleri gelmesi üzerine bu açıklamayı yapıyor yapımcı ve sunucu osmantan erkır:


"bu eylemlerin yarışma ve şov programlarının yayınlandığı hafta sonuna denk gelmesi, bende acaba özellikle mi bu günler seçiliyor kuşkusu yarattı."

uzun uzun yazmıştım bu söz üzerine, hepsini sildim.
sadece şu kadarı kalsın: kimi oğlunun öldürülmesine, kontör alamadığı için ölümünden önce çocuğuyla telefonda konuşamamasına yanar, kimi eğlence programının tadının kaçmasına, ratinglerinin düşmesine...

08 Eylül, 2008

Şişmanken de Güzeldin Dila


tek tip, standart, manken kızlar.
sürekli gazetelerde, televizyonlarda medyada boy boy.
o kadar zayıflar ki kemiklerini saymak mümkün.
çirkinler aslında.

bakın benim bu işlerle uzaktan yakından ilgim yok. ama muzaffer kuşhan ve ender saraçoğlu isimlerini bir çırpıda sayabilirim.
çünkü birkaç yıldır moda onlar. uzman onlar. bilen onlar.
herkese saman yedirip, içeride paraları sayarken tereyağlı kebap yiyen adamlar olarak hayal ediyorum ben bu kişileri.
ama toplumda bir o kadar saygınlar...
biraz abartalım, insanlar onların dediklerini sürekli yerse yaşayamaz. ya da geviş falan getirmeye başlar. ama saçmasapan şeylere o kadar anlamlar yüklüyorlar ki; ve maalesef bu yüklemeler ortalıkta hemen öylesine yaygınlaşıyor ki...

dila; yüzünden, gözlerinden güzellik akan bir genç kız.
ama zayıflığı neredeyse dayatan medya yok mu,
bu medyanın pohpohladığı güzellik merkezleri yok mu,
tüm bunların toplamında güzelliği bu sanan toplum yok mu,
daha 19 yaşında bir güzellik merkezine gitmek zorunda hissediyor kendini.
45 gün içinde 15 kilo veriyor ancak maalesef vücudu bu hızlı kilo kaybından yıpranmış olmalı ki kalp krizinden yaşamını yitiriyor.
bakın aslında bir genel cerrahi uzmanı olan ancak geleceği bu diyet meselesinde görüp bu konuda yol alan dr. muzaffer kuşhan bu ölümün ardından neler diyor. kuşhan dila'nın katil gen nedeniyle öldüğünü öne sürüyor ve şunları söylüyor. kendisinin üzüntüsüne de katılıyorum ancak burada yaşamını kaybeden bir genç ve onun ailesi var. evet cımbızla çektim bazı yerleri:

- bizim oraya geldiğinde 98 kilo 600 gramdı. şu anda 85 kilo. (en azından ölüme bir miktar saygı gerekmez mi, vefat ettiğinde 85 kiloydu denmesi gerekmez mi. şu anda 85 kilo ne demek. 21 gram filmini izledi mi sayın kuşhan. kız öldüğünde kaybettiği 21 gramı da hesaba kattı mı?)

- 45 günde 15 kilo verdi. yedikleri ve içtikleriyle alakası yok. öyle olsaydı onunla aynı yemeği yiyen 60 kişi de ölürdü. (sınırlı tıbbi bilgimle her yüklemeye her bünyenin farklı tepki verebileceğini ben bile söyleyebilirim. ayrıca kızcağızın yediklerinden zehirlendiğini söyleyen yok ki. nasıl bir demogojidir 60 kişi ölürdü açıklaması.)

-
burası kapatılırsa ben dünyanın her yerinde bu işi yaparım (elbette, buna şüphe yok. çünkü dünyanın her yerinde sömürülecek şişman insanlar mevcut.)

-
benim evim kampa çok yakın. hemen kendim gelerek bizzat müdahale ettim. ancak yapacak bir şey kalmamıştı. (demek ki kuşhan o anda evinde değil dışarıda olsa, orada müdahale yapacak bir doktor bile yok.)

son olarak şunu ekleyelim, bu zayıflama kampı, sağlık bakanlığı'nın denetimine girmemek için kayıtlarda güzellik merkezi olarak geçiyor ve dila burada yaşamını yitiren 2. kişi...

Medyada Erdoğan vs Doğan


bu savaşın medyadaki yansımaları da elbette gündemimizde olacak.
taraflar belli gibi: hürriyet manşetlerinde sadece sahibi aydın doğan'ın, sabah ise manşetlerinde sadece başbakan recep tayyip erdoğan'ın konuşmalarına yer vermiş.

hürriyet internet sitesinin bugünkü (pazar 23.30) ilk 3 manşeti:
burası krallık mı demokrasi mi: biat etmeyiz
yazmayalım mı
sicil amirim başbakan değildir

sabah internet sitesinin bugünkü (pazar 23.30) ilk 5 manşeti:
aydın doğan'a 1 hafta süre tanıyorum
doğan yataklık ediyor
çamur at izi kalsın
çevreci doğan sevsinler seni
maaşlı silahşörlerin var

tabii bir de diğerleri var, çaktırmasalar da gayet mutlu olmalılar.
izliyoruz...

07 Eylül, 2008

Erdoğan vs Doğan



ortaklık bitti, kılıçlar çekildi.

tayyip erdoğan, aydın doğan'ı cem uzan gibi yapar mı???
aydın doğan, tayyip erdoğan'ı alaşağı eder mi???
ikisi de zor, çok zor.

tavsiyem ikisinin de kendileri hakkında değil, karşı taraf hakkında söylediklerine dikkat etmeniz, gerçekler orada daha çok...

izlemeye devam...

Ali Topu Agop'a Attı

olabiliyormuş!
ali topu agop'a attı,
agop da tutamadı gol oldu,
ne de güzel oldu.

aslında bir futbol maçıydı ama ortada sadece futbol yoktu, o kadar kötüydü yani oynanan futbol.
ama daha önemlisi düşmanlık, çirkeflik, kötü niyet hiç yoktu; iki tarafta da.
başlangıç için futbol çok çok iyi seçim.
yok yok, bu kura bilerek ayarlandı...

bakın 90 dakika türkiye'de ve ermenistan'da herkes üstüste şu isimleri duydu, beyinlerdeki duvarların yıkılması için sadece bu bile ne de iyi oldu:
servet-arzumanyan-tuncay-mikitaryan-hakan-voskanyan-arda-karamyan-gökhan-arekalyan...
ve hatta bir de orelyo!

hrant da kenardaki çimlerin üzerindeki su damlasıydı...

05 Eylül, 2008

Dis-com-google-ation Sendromu


çağımızın hastalıklarından biri, internet bağımlılığının sonucu.
ingiltere'de yapılan bir araştırmaya göre ingilizler'in % 70'inin hergün internete bağlanmadığında mutsuz olduğunu gösteriyor. araştırma; ingiliz kullanıcıların yüzde 44’ünü internete bağlanamadığı günlerde hayal kırıklığı hissederken, yüzde 27’sini online olamadığı zaman daha çok stresli olduğunu ortaya koyuyor.
ingilizler'in yüzde 26’sı interneti yaşamlarını organize etmek için "son derece hayati" olarak nitelerken, bilgisayar kullanıcılarının yüzde 19’u ailesinden, yüzde 20’si ise sevgilisi ya da eşine ayırdığından fazla zamanı internet başında harcıyor.
internet ortamında "onlinekolizm" olarak da nitelendirilen "discomgoogolation" sendromu, yetişkinlerin yanı sıra çocuklar arasında da hızla yayılıyor.

haber radikal'den; ilginç ancak çok da şaşırtıcı değil. internet her alanda ve büyük bir hızla herşeye el atıyor ve yaşamın kendisinin önüne geçiyor. kontrolü güç.
sanal gerçeklik, gerçeğin yerini kaplıyor...

04 Eylül, 2008

Futbol Asla Sadece Futbol Değildir


dış politikada sorunlu olduğumuz ülkeler elbette mevcut. ama türk halkının zihninde düşman halklar ne ölçüde var?
örneğin şöyle bir klişe vardır ki bir ölçüde gerçektir, "türk ve yunan halkı kardeş ancak siyasiler yüzünden herşey böyle oldu".
ancak hem siyasi, hem de toplumsal olarak en sevmediğimiz ülke anketi yapılsa sanırım ermenistan açık ara birinci olur. maalesef bu duygular aynı ölçüde karşılıklı.
düne kadar hiçbir adım yoktu, hiç umut yoktu.
eurovision'da türkiye'den ermenistan'a 12 puan gitmişti bir tek. türkiye'deki ermeni vatandaşlarımızdan büyük olasılıkla. şaşıranlar olmuştu...

ama yarın futbol var. dünya kupası elemelerinde ermenistan'la türkiye cumartesi akşamı erivan'da karşılaşacak.
futbol stadyumları, insanların kin ve nefretlerini en üst düzeyde dışa vurdukları ortamlardan biri. açıkçası, iki ülke arasındaki bu maçlarda "istenmeyen olaylar"ın yaşanması konusunda endişeliyim.
ancak umutla bakacak taraflar da var:
tüm baskılara rağmen cumhurbaşkanı abdullah gül bu maç için ermenistan'a gitme kararı aldı.
ermenistan futbol federasyonu ise jest yaparak yıllardır kullandığı amblemini değiştirdi ve kullanılması daha önce soruna neden olan ağrı dağı figürü yerine kartal ve aslan figürü koydu.
başlangıç iyi.
umuyorum ülkeler kozlarını futbol sahasında paylaşır, iki toplum da enerji boşalmasını sahada yaşar.
zaten futbolun modern zamanlardaki rollerinden biri bu değil mi?
tribünlerde barış beklemiyorum ama umarım bu ilk denemeler en azından olaysız atlatılır,
futbol dolayısıyla olsa da küçük bir iletişim başlamış olur...

bir de şöyle bir teorim var: türkiye'yle yunanistan'ın sorun yaşadığı dönemlerde, iki ülke ne milli takım ne de klüp takımları düzeyinde yıllarca hiç eşleşmedi, bir şekilde hiç eşleştirilmedi. ne zaman ki ismail cem'le yorgo papandreu zeybek oynadı ondan sonra galatasaray şampiyonlar ligi'nde üstüste yunan takımlarıyla eşleşmeye başladı. türk ve yunan milli takımları çekilen kuralarda hep aynı gruba düşmeye başladılar.
acaba diyorum, türkiye'yle ermenistan bu şekilde eşleştiğine göre, iki ülke arasında bir adım atılması için birileri düğmeye mi bastı?
bunu futboldan başka hiçbirşeyle yapamazsınız, dedik ya futbol asla sadece futbol değildir...

02 Eylül, 2008

İşte Popüler Kültür Bu

şahan gökbakar tv8'de ilk çıktığında "zoka" ismindeki yarışmayı yapıyordu. sonra yine aynı kanalda, yine alper mestçi'yle "dikkat şahan çıkabilir"i yapmaya başladı. uzun yıllar sonra televizyonda birşeylere gerçekten gülmeye başlamıştım. maalesef kısa sürdü.
program atv'ye geçince eski tadı kalmadı, sonra şahan star oldu, en sonunda da o ilk programların kahramanı recep ivedik'i yozlaştıra yozlaştıra bugünkü recep ivedik yaptı.

para, iyi mizahı önce satın almış sonra da kitlelere yaymak için kalitesizleştirmişti. ama diğer taraftan kalitatif olarak bu kadar dibe inerken, kantitatif olarak doruğa ulaşıldı, "muhteşem başarılar", hayallere sığmayacak paralar kazanıldı, kazanılıyor.
düşünün, türkiye'de tüm zamanlarda en çok izlenen film recep ivedik. elbette bu listenin başında bir nuri bilge ceylan filmi olması beklentim yok ama recep ivedik de nedir yahu.
murat kosova şöyle bir bağırsa: "işte popüler kültür bu" diye!

internetteki sağlam film sitelerinden biridir imdb: the internet movie database.
ayda 57 milyon ziyaretçisi bulunan imdb sitesinde, tüm dünyadan filmlerle ilgili bilgilerin yanında, üyelerinin oylarıyla belirlenen "en iyi" ve "en kötüler" listeleri ilgi görüyor.
şu anda bu sitede en iyi 250 film içinde hiç türk filmi yer almazken, en kötü 100 film listesinde tam 5 türk filmi var.
bu filmler 9. sıradaki "emret komutanım: şah mat" (2007), 28. sıradaki "dünyayı kurtaran adam’ın oğlu" (2006), 45. sıradaki "keloğlan kara prens’e karşı" (2006), 86’ncı sıradaki "hababam sınıfı 3,5" (2006) ve 88’inci sıradaki "büyü" (2004).

bu filmlerin hiçbirini izlemedim ama recep ivedik'in bunlardan aşağı kalır yanı olduğunu hiç sanmıyorum. kişisel fikrime göre en kötü ilk 10'da yer alır ivedik.
recep ivedik, hiç olmazsa bir borat tadında olsaydı...

ama dediğimiz gibi popüler kültür bu, ivedik her yerde. elbette devamı da gelecek "apışarası kokusu"nun...

01 Eylül, 2008

Ramazan Reklamları Etik Mi

son yıllarda ramazanda yayınlanan reklamlar gereğinden fazla dikkat çekici değil mi?
örneğin bir yoğurt reklamına bakıyorsunuz sarmalar, dolmalar, mantılar sürekli yakın çekim.
ardından sucuk reklamları geliyor: bazısında sucuklu yumurtalara zoomlanıyor, bazısında şişe takılmış sucuklardan ateşin etkisiyle yağlar damlıyor.
genellikle de iftara en yakın saatlerde...
kızarmış piliçler, nefis pilavlar, börekler birçok reklamda başrolde.
yahu kredi kartı reklamları bile envai çeşit yemekten oluşan sofralarda çekiliyor.
alan var alamayan var, yiyen var yiyemeyen var ama kapitalizm işte, dinler mi!
onun için tam zamanı.
ama ramazanın anlamı bunun tam da tersi değil miydi...